Köklerimiz
1987 yılında Hikmet Dalbudak, Kapadokya'nın yaban çiçekleriyle dolu vadilerinden İstanbul'a geldiğinde yanında tek bir şey vardı: doğanın dilini anlama becerisi. Beyoğlu'nun dar sokaklarında, eski bir bakkalın yerine açtığı küçük dükkânda ilk buketini sardı.
O yıllar çiçekçilik "bir düzine kırmızı gül" demekti. Hikmet Bey farklı düşünüyordu — her buket bir hikâye anlatmalıydı. Müşterilerine "kime gidecek?" diye sorardı, sonra o kişinin hayatına uygun çiçekleri seçerdi. Bir anneye biberiye koyardı, "bereket gelsin" diye. Bir çocuğa papatya, "neşe dolsun" diye.
İkinci kuşak — Hikmet'in oğlu Mustafa — dükkânı büyüttü ama onu erken yaşta kaybettik. Torunu Elif, dedesinin ellerinde büyüdü. Hollanda'da Boerma Instituut'ta çiçek tasarımı eğitimi aldı, İstanbul'a döndüğünde atölyeye "field-to-vase" felsefesini getirdi: her çiçek mümkün olduğunca yerel çiftçilerden, mevsiminde, taze.
Bugün Dalbudak, Beyoğlu'ndaki aynı sokakta — biraz daha geniş, biraz daha yeşil. Ama Hikmet Bey'in ilk günkü sorusu hâlâ duvarımızda asılı: "Bu buket kime gidecek?"


